Forumana.com, Forum, Forum Sitesi, Forumlar

Forum KayıtForum Kayıt ForumForum OyunlarOyunlar MesajlarMesajlar GruplarGruplar Üye GruplarıYönetim RadyoFM DinleRadyoFM TwitterTwitter FacebookFacebook İletişimİletişim
 


Forum Forumlar Forum Sitesi Forum Grup Forum Albüm Forumları Okudum
Go Back   Forumana.Com - Forum, Forumlar, Forum Sitesi Din Bölümü İslamiyet Din ve İnanç

Bir Genç Kalbin Mesuliyet Duygusu

 Din ve İnanç forumunda yer alan Bir Genç Kalbin Mesuliyet Duygusu konusu, Bir Genç Kalbin Mesuliyet Duygusu Bir Genç Kalbin Mesuliyet Duygusu Yatsı namazından sonra cemaat dağılmış, cami avlusuna insanı tefekküre taşıyan bir sessizlik çöküvermişti. Öğlen namazının ardından ahirete uğurlanan bir delikanlının ...



Yeni Konu aç Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 27-Ocak-2014, 17:12   #1 (permalink)
UYARI:
Kullanıcıların Profil Bilgileri Misafirlere Kapatılmıştır. Görmek için KAYIT olmalısınız.~
Standart Bir Genç Kalbin Mesuliyet Duygusu

Bir Genç Kalbin Mesuliyet Duygusu

Yatsı namazından sonra cemaat dağılmış, cami avlusuna insanı tefekküre taşıyan bir sessizlik çöküvermişti. Öğlen namazının ardından ahirete uğurlanan bir delikanlının cenaze merasiminin yoğun duygusal atmosferi yankılanmaya devam ediyordu avluda. Gözünün önünden vefat eden delikanlının annesinin içler acıtan hıçkırıkları hiç gitmiyordu. Daha fazla ayakta duramadı. Yanı başındaki banka çöküverdi. Ve içinde kopan tefekkür fırtınasının tesiriyle dudaklarından şu duygular dökülüverdi:

“Zaman, önüne kattığı her anı sürükleyip mazinin derinliklerine gömmeye devam ediyor... Bir anda yüzlerce ömür sona eriyor ve yüzlercesi bu gizem dolu hayattaki yerini alıyor. Böylece sürüp gidiyor hayat... Bu hayat elbette bitecek… Öyle ya, Hazreti Adem’den beri yaşamış gitmiş insan sayısı, hali hazırda yaşayan insan sayısından yüzlerce kat daha fazla… Demek ki yerin altı yerin üstünden kalabalık… Demek ki yerin altına gitme olasılığımız burada kalma olasılığımızdan çok daha yüksek… Ve ölüm bir gizem; nerede, nasıl bizi karşılayacağı belli değil… O zaman biz onu beklemeli, biz ona hazırlıklı olmalıyız. Dolu dolu yaşamalıyız hayatımızı ve renklendirmeliyiz her anımızı…”

Ahmet Hoca, yirmi iki yaşında, zayıf, orta boylu, sempatik bir genç idi. Askerliğini henüz yapmamıştı. Açık öğretimde tahsiline devam ediyordu. Şehrin en kalabalık mahallelerinden birinde bulunan küçük bir camide görev yapıyordu. Mütevazı lojmanında biricik varlığı annesiyle birlikte yaşıyordu. Babası, Ahmet Hoca henüz 6 yaşında iken rahmetli olmuştu. Annesi, dişini tırnağına takmış, çalışmış, didinmiş; çocuk bakmış, merdiven silmiş ve Ahmet Hoca’yı bugünlere getirmişti. Dünyadaki tek varlığı olan oğlunun üzerine titriyordu adeta…

Ahmet Hoca, Allah vergisi davudi sesi ile ezana başlayınca anası evde hıçkırıklara boğulur ve ezanın her bir nağmesini iliklerinde hissederdi. Ezan bitince yaptığı ezan duasının hemen ardından; “Allah’ım! Bana Senin mabedini bekleyen, Senin adını haykıran, peygamber minberinde hutbe irad eden bir evlat nasip ettin, Sana sonsuz hamd ve senalar olsun” duasını yaşlı gözlerle ederdi.

Annesi, Ahmet Hoca’yla gurur duyuyordu. Vazifesinin şuurunda olması için duasını ve desteğini oğlundan hiçbir zaman esirgemiyordu.

İmamlık vazifesinin birinci yılını yeni doldurmuştu Ahmet Hoca. Görevde geçirdiği her bir gün, ona yeni tecrübeler kazandırıyor, akla hayale gelmeyecek problemlerle boğuşarak farkında olmadan olgunlaşıyordu. Her geçen gün bu vazifenin omuzlarına yüklediği sorumluluğun boyutlarını fark ediyor, fark ettikçe de eli ayağına dolaşıyordu. “Acaba vazifemin hakkını verebiliyor muyum? Yoksa, burada olmakla çok daha önemli hizmetler edecek bir insana engel mi oluyorum?” düşünceleriyle adeta beyni zonkluyordu. “Daha çok iş yapmalıyım” diyordu. Yeni yeni projeler üretiyor ve insanlara faydalı olabilmek için çırpınıyordu. “Bu mahallede yaşayan her bir canlının benim üzerimde hakları var” diye düşünüyordu. Hele bir abisinden duyduğu “bir mahallenin imamı o mahallenin imanıdır” sözü aklından bir an olsun bile çıkmıyor; bu söz, ruhunda ihtizazlar meydana getiriyordu.

Bir hafta önce çekmecelerini karıştırırken bulduğu ve iki yıl önce çok sevdiği bir arkadaşının hediye ettiği “mesuliyet duygusu” adlı vaaz kasetini dinliyordu günlerdir. Bu kasette dinlediği ses, onu alıp tefekkür vadilerinde dolaştırıyor, ve bakışlarını iç dünyasına yoğunlaştırıyordu. Dinledikçe ürperiyor, sorumluluğun ne demek olduğunu yeni baştan idrak ediyordu. “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz” düsturunca hesap soruyordu kendine “büyük buluşma” gelmeden önce…

Ahmet Hoca, imamlık vazifesinin şuuruna vardıkça uykuları kaçıyordu… Ruhuyla birlikte bedenini de seccadesine bırakıveriyordu… Seccadesi ötelere açılan sırlı bir kapı oluyordu onun için adeta… Derdine deva bulmak için gecelerin koylarını kolluyor ve duanın sihirli gücüyle acziyetini ifade ediyordu her fırsatta Rabbine..

O karanlık gecelerden birinde, seccadesinin üzerinde iki büklüm olmuş ve sırlı bir yolculuğa yelken açmıştı yine Ahmet Hoca…

Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) hassasiyetini düşünüyordu: Hazreti Ömer (radıyallahu anh) gecenin karanlığında, çölün ortasında etrafına yetim ve öksüz kalmış torunlarını toplamış bir nineyle karşılaşıyor. Çocukların iniltileri ile beraber tencerede yokluktan taş kaynatan nineye bir dokunuyor, bin ah işitiyor Hazreti Ömer… Nine bilmiyor konuştuğu insanın Halife Hazreti Ömer olduğunu… “Ah oğlum” diyor “iki elim ahirette Ömer’in yakasındadır. Bizi bu halde bıraktı, bakmadı bize…” İrkiliyor Hazreti

Ömer (radıyallahu anh) birden, “aman nine” diyor “Nereden bilsin Halife Ömer, senin çöl ortasında çektiğin ızdırabı…” Nine, tanımadığı Hazreti Ömer’in gözlerine dikiyor gözlerini ve “eğer halifeyse bilmeli” diyor ve ekliyor yine “İki elim Ömer’in yakasındadır…” Hazreti Ömer gecenin karanlığında, yaşlı nineden duyduğu sözlerin ruhunda meydana getirdiği depremle birlikte sarsılarak şehre varıyor. Ne attığı adımların farkında, ne de geçtiği yolların… Omuzluyor bir çuval unu yola koyuluyor yine… Gözlerinden akan yaşlar, mübarek yanaklarını yalarken dudaklarından dökülen “Çölde bir kuzuyu kurt kapsa Allah hesabını Ömer’den soracak” iniltisi düşüveriyor gecenin karanlığına…

Ahmet Hoca, nemli gözlerle birlikte anımsadığı bu hadise karşısında ürperiyor ve “ya ben” diyor hıçkırarak… “Etrafımı saran şu koca binalarda neler oluyor biliyor muyum? Kim aç, kim açıkta, kim hasta, kim dertli, kim birbiriyle küs, kim kime kin tutuyor, kim kimin gıybetini ediyor, kim anasının kalbini kırıyor, kim babasına asi davranıyor… Kim.. biliyor muyum bunları? Bilmiyorum… Fakat bildiğim bir şey var ki Allah bunların hesabını bir bir soracak benden” diyordu…

Adım adım ilerliyordu tefekkür yamaçlarında Ahmet Hoca… Bir bir düşünüyordu yapmadıklarını, yapması gerekenleri ve elinden kaçırdığı fırsatları…

Kuran’a karşı vazifesini yapamadığını düşündü birden. Çünkü camisine Kur’an öğrenmek için çok az sayıda çocuk geliyordu. “Halbuki hutbede cemaate ilan etmiştim yaz kursunun başladığını…” dedi titreyen sesiyle… “Başlamıştı, ama Kuran okumaya gelen çocuk sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. Neden gelmiyorlardı acaba… Neden bu çocukların gönlüne giremedim, neden Allah’ın evini çocuklara güzel gösteremedim… Neden ellerinden tutup caminin yolunu öğretemedim… Neden çocukları Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şefkatiyle bağrıma basamadım…” diye inledi derinden…

“Ya dün trafik kazasında ölen delikanlı… Henüz on dokuz yaşındaydı.. Talihsiz bir kaza sonucu ayrıldı aramızdan… Ayrıldı ayrılmasına ama namaz kılmıyordu.. ve ben ona bir şey anlatamadım… Namaza başlatamadım, namazı gönlüne koyamadım… Hali ne olacak ahirette… Allah bana sorarsa ne cevap veririm, ne derim…” diyordu, Ahmet hoca başını koyduğu seccadesinde.. bunları düşünüyor ürperiyor, ürperdikçe gözyaşlarına boğuluyordu…

Mahallesindeki insanlar bir bir gözünün önünden geçiyordu:

“Musa Amca caminin müdavimi idi… Camiden eve dönerken kaldırıma yığılmış kalmış. Meğer kalp krizi geçirmiş ve oracıkta teslim etmiş ruhunu… Hanımı Ayşe teyzeden öğrendim ki Musa Amca Kur’an okumayı bilmiyormuş. Kur’an öğrenmeyi çok istiyormuş. Bana da söylemek istiyormuş öğrenmek istediğini ama yaşını bahane ediyor ve çekiniyormuş… Nasıl sormadım Kur’an biliyor musun diye Musa Amca’ya… Nasıl bilmem mahallemde Kur’an bilmeyen insanları, nasıl onlara, Kur’an’ı sevdiremem ben… Musa Amca’yı Kur’an öğretmeden nasıl gönderirim kabre… Yazıklar olsun bana…” diyor ve inliyordu Ahmet Hoca …

Ya müteahhit İsmail Bey… O da öldü gitti. Son zamanlarında Cuma namazlarına gelmeye başlamıştı. Bir şeyler yapmak istiyordu. Hatta birkaç defa camiye yardımda bulunmak istediğini arkadaşlarından işitmiştim. Neden İsmail Bey’in hayırlarına vesile olamadım. Neden çekindim, elinden tutup öğrencilere götürmedim, bunlara burs ver demedim, fakir öğrencileri barındıracak bir yurt yap, hayırlı bir nesil yetiştirecek bir okul yap demedim. Onu yönlendirmedim. Halbuki Allah, İsmail Bey’e bunların hepsini yapacak imkanlar bahşetmişti… Ama ben engel oldum, anlatmadım, istemekten utandım, sanki kendime istiyormuş gibi… Onun hayrına vesile olabilecekken anlatmadım, istemedim ve engel oldum… Ahirette malının hesabını verirken İsmail Bey, yakamdan tutar ve, “neden beni yönlendirmedin, neden hayır kapılarını önüme sermedin, neden nefsimle beni baş başa bıraktın” der ve benden şikayetçi olursa ne yaparım ben!..”

Heyhat! O da biliyordu ki bu iniltiler ne Musa Amca’yı, ne binamaz delikanlıyı ne de müteahhit İsmail’i geriye getiremezdi… Onlar bu kısacık hayatta kendilerine düşen nefes sayısını tükettiler, yaşamaları gereken zaman aralığını doldurdular. Ve geri dönmemek üzere gittiler bu dünyadan…

Gün ağarmak üzereydi… Şehrin dört bir tarafından okunan sabah ezanları gökyüzünde tatlı bir esinti meydana getirmişti… Fakat bir eksiklik vardı şehrin semalarında.. Ahmet Hoca’nın minaresinden ezan okunmamıştı hala.. Ahmet Hoca, minarenin şerefesine çıkmıştı her zamankinden farklı olarak bugün… Gözlerini şehrin dört bir yanında gezdirdi… Sabah namazı için yanan ışıklara baktı, tebessüm sardı çehresini…Sonrada yanmamış ışıklara baktı, içi burkuldu... bir ahh çekti derinden… Evinde seccadesi üzerinde bıraktığı bedenine ilişti gözleri… Anacığının namaza kaldırmak için yanına gelişini hüzünle seyretti… Sonrasına bakamadı… Azrail’in (aleyhisselam) kollarına bıraktı ruhunu… ve kanatlandılar birlikte sonsuzluğa…

“Kalbi, vazifesinin ağırlığını kaldıramadı Ahmet Hoca’nın… Onun kavi imanı ve vazife şuuru çatlattı kalbini… Hocasından çok duyduğu “küheylan”ın hikayesi, onun için gerçek olmuştu… Kalbinin çatırtısını binlerce kilometre uzaktaki hocası duymuştu… Ve gözleri bu sefer Ahmet hoca için dolmuştu…”





» Bir Genç Kalbin Mesuliyet Duygusu - www.forumana.com

  Alıntı ile Cevapla
Alt 25-Mart-2014, 17:56   #2 (permalink)
UYARI:
Kullanıcıların Profil Bilgileri Misafirlere Kapatılmıştır. Görmek için KAYIT olmalısınız.~
Standart Cevap: Bir Genç Kalbin Mesuliyet Duygusu

Teşekürler





» Bir Genç Kalbin Mesuliyet Duygusu - www.forumana.com

  Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu aç Cevapla

Yukarıdaki Konuyu Aşağıdaki Sosyal Ağlarda Paylaşabilirsiniz.

Etiketler
bir, duygusu, genc, kalbin, mesuliyet


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 11:22.

Forum Künyemiz
Uyarı

Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2011 - 2019, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.6.0
Açılış Tarihi : 05.12.2011
Kuruluş Tarihi : 20.11.2011
Hazırlayan & Tasarlayan : Forumana.com
 

Sosyal paylaşım platformu olan Forumana.com sitemizde, kullanıcılar 5651 sayılı kanunun ilgili maddesine ve TCK'nın 125. maddesine göre yaptıkları paylaşımlardan sorumludur, kullanıcı kaynaklı herhangi bir durumdan Forumana.com sitesi sorumlu değildir. Tüm hukuksal bildirimleriniz/sorunlarınız/istekleriniz ve şikayetleriniz için İletişim panelinden bizlere ulaşabilirsiniz, Forumana.com yönetimi en geç "3" iş günü içerisinde dönüş yapacaktır. Platformumuz; kişilik ve telif hakları korunumu, illegal paylaşım ve korsanla mücadele konusunda yetkililere yardımcı olmayı ilke edinmiştir.

Forum, Forumlar, Forum Sitesi, Etiket, Sitemap, Arşiv