Forumana.com, Forum, Forum Sitesi, Forumlar

Forum KayıtForum Kayıt ForumForum OyunlarOyunlar MesajlarMesajlar GruplarGruplar Üye GruplarıYönetim RadyoFM DinleRadyoFM TwitterTwitter FacebookFacebook İletişimİletişim
 


Forum Forumlar Forum Sitesi Forum Grup Forum Albüm Forumları Okudum
Go Back   Forumana.Com - Forum, Forumlar, Forum Sitesi Din Bölümü İslamiyet Sahebe ve İslam Alimleri

Alâeddîn-i Sâbir

 Sahebe ve İslam Alimleri forumunda yer alan Alâeddîn-i Sâbir konusu, Alâeddîn-i Sâbir Alâeddîn-i Sâbir Hindistan evliyâsının büyüklerinden. 1196 (H.592)'da Rebîülevvel ayının on dokuzuncu Cumâ gecesi Hirat'ta doğdu. 1291 (H.690)'de vefât etti. İsmi, Ali Ahmed Sâbir bin Şah Abdürrahîm'dir. Mahdûm Ali ...



Yeni Konu aç Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 03-Haziran-2015, 10:23   #1 (permalink)
UYARI:
Kullanıcıların Profil Bilgileri Misafirlere Kapatılmıştır. Görmek için KAYIT olmalısınız.~
Standart Alâeddîn-i Sâbir

Alâeddîn-i Sâbir

Hindistan evliyâsının büyüklerinden. 1196 (H.592)'da Rebîülevvel ayının on dokuzuncu Cumâ gecesi Hirat'ta doğdu. 1291 (H.690)'de vefât etti. İsmi, Ali Ahmed Sâbir bin Şah Abdürrahîm'dir. Mahdûm Ali Ahmed Sâbir diye tanınmıştır. Lakabı Alâeddîn'dir. Annesi asil bir âileye mensûbtu. Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker'in kız kardeşi olan bu hanım, 1175 (H.571)'de Şah Abdürrahîm hazretleri ile evlendi. Abdürrahîm Efendi, Gavs-ül-a'zam Abdülkâdir-i Geylânî'nin torunu idi. Abdürrahîm Efendi, evlendikten sonra Bağdâd'dan gelen hocası Muhammed Ebü'l-Kâsım ile Hirat'a yerleşti.

Alâeddîn-i Sâbir hazretlerinin annesi sık sık Peygamber efendimizi rüyâsında görürdü. Alâeddîn-i Sâbir anne karnında iken bir rüyâsında Peygamber efendimiz annesine doğacak çocuğun ismini Ahmed koymasını emir buyurdular. Kısa bir zaman sonra hazret-i Ali efendimiz rüyâsında annesine, ismini Ali koy dedi. Her iki emre de uyarak doğumundan evvel Ali Ahmed ismi kondu. Doğumundan sonra ise velîlerden biri, Alâeddîn ismi konmasını teklif etti. Böylece ismine Alâeddîn de dendi.

Ahmed Sâbir hazretlerinin kerâmetleri doğmadan önce görülmeye başlandı.

Birgün muhterem babaları Şah Abdürrahîm, seccâde üzerinde kendinden geçmiş bir hâlde, sabahın erken saatlerinde oturuyordu. Âniden koskoca bir yılan, tavandan önüne düştü. Gözlerini açar açmaz, koskoca yılanın önünde ikiye bölünmüş hâlde yatar vaziyette durduğunu gördü. Hâdiseyi göstermek için hanımını uyandırdı. Hanımı da;

"Bir rüyâ görüyordum. Alâeddîn Ali Ahmed bana; "Bu günden îtibâren hiç bir yılan, bizim âilemizden veya bizim evlâtlarımızdan hiç birimizi ısırmıyacaktır. Bugün dünyâdaki yılanların şâhını öldürdüm. Yılanlar bana neslimizden hiç kimseye zarar vermiyeceklerine dâir söz verdiler." dedi.

Doğum esnâsında ebe, abdestsiz olarak çocuğu tutmak istediğinde, elleri ve vücûdu ateş gibi olup, titremeye başladı. Annesi çocuğa abdestsiz değmemesini, onun çok mübârek bir çocuk olduğunu söyledi. Ebe gidip abdest aldıktan sonra çocuğa dokunabildi ve onu kucağına aldı. Çocuğu yıkayacağı zaman, çocuk gözlerini açtı. Evin damına baktı. Evin üstü açılıp gökyüzü göründü. Aynı anda kırmızı bir bulutun, çocuğun üzerine doğru indiği, sonra semâya açılan damdan yükseldiği görüldü. Bu evle birlikte Hirat'daki bütün evlerin kokusu değişti. Bütün şehir güzel kokulara gark oldu.

Doğumundan îtibâren Alâeddîn-i Sâbir, bir sabır nümûnesi olarak görüldü. İlk altı ayda, kırk gün annesinin sütünü emmedi. Bir yaşına kadar, diğer altı ay içinde 15 gün oruç tutar, 15 gün süt emerdi. Üç yaşında ana sütünü terk ederek, ara sıra küçük bir parça arpa ekmeği ve Hindistan'a mahsus bir çeşit nohut ekmeği yerdi. Konuşmaya başladığında, ilk söylediği söz; "Lâ mevcûde illallah"(Allahü teâlâdan başka hiçbir şey yoktur) oldu. Beş yaşında iken, mübârek pederi vefât etti. Bunun üzerine bir sene konuşmadı. Yedi yaşında iken muntazaman hergün oruç tutmaya başladı. 4 ilâ 5 günde bir, biraz kuru ekmek kırıntısı yerdi. Bu yaşında teheccüd namazı kılardı ve kendisini tamâmen Allahü teâlâya verirdi. O yaşında dahî, annesinin ısrârlarına rağmen karyolada hiç yatmadı.

Annesi; "Yavrum neden bu kadar sıkı mücâhedeyi nefsin ile uğraşmayı bu yaşında yapıyorsun?" dedikte; "Sevgili anneciğim elimde değil, kendimi Allahü teâlânın aşkında yakmak istiyorum. Böyle yaşamak hakîkaten hoşuma gidiyor." buyurmuştur.

Babası Şah Abdürrahîm'in bu dünyâdan ayrılma zamânı geldiğinde, mîdesinde çok şiddetli bir ağrı baş gösterdi. Halk, Ali Ahmed'e babasının iyileşmesi için duâ etmesini söylediklerinde, onlara; "Resûlullah efendimizi gördüm. Cennet-i âlâda babamı görmeye hazır idiler. Ve buraya, ellerinde Cennet elbiseleri ile gelen meleklerin seslerini duyuyorum. Babamı götürmek üzere geliyorlar. Şimdi duâ etmenin hiçbir faydası yoktur." dedi. Sözlerini bitirir bitirmez muhterem pederi, rûhunu teslim etti ve bütün ev değişik bir koku ile doldu. Bu güzel koku dünyâ kokularına benzemiyordu.

Babası Abdürrahîm'in vefâtından sonra, annesi ile birlikte zor günler geçirdiler. Fakat bu asîl hanım, hiç kimseden yardım istemedi. Bu zaman zarfında Ali Ahmed, sâdece su içer ve şâyet varsa dört veya beş günde bir, biraz ekmek kırıntısı yerdi. Bu kadar fakirlik zamânında bir gün, Ali Ahmed çok büyük bir açlık hissetti. Annesinden yemek için bir şeyler istedi. Annesinin pişirecek bir şeyi yoktu. Öğle namazından sonra Ali Ahmed tekrar yemek istedi. Annesi, su dolu tencereyi ateşe koyarak yemek pişirir gibi yaptı. İkindi namazına kadar sabrettikten sonra; "Yemek ne oldu?" diye sorduğu zaman, henüz pişmedi, dedi. İkindi namazından sonra dayanamayıp, kendisi kapağı kaldırdı. Tencerenin içi pilavla dolmuştu. Annesine dönerek; "Anneciğim, pilav olmuş." dedi. Annesi, hayretler içerisinde koşarak geldi. Pilav daha önce hiç kokmadığı hâlde, şimdi değişik ve güzel bir kokuya sâhipti.

Ali Ahmed yemeğini bitirdiği zaman, annesi oğlunu Muhammed Ebü'l-Kâsım'a gönderdi. Ebü'l-Kâsım hazretlerine de durumu anlattı. Pilavdan biraz götürüp kendisine gösterdi. Ebü'l-Kâsım hazretleri pilavdan tattı. Annesi; "Oğlumu, dayısı Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker'e teslim edeyim mi?" dedi. Ebü'l-Kâsım, diğer talebelerle istişâre etti. Hepsi kabûl ettiler.

Hirat'dan yola çıkan Ali Ahmed, annesi, Muhammed Ebü'l-Kâsım Gürgânî ve Alîmullah Ebdâl, Hansî'ye 6 Nisan 1205 (H.601)'de vardılar. Büyük evliyâ Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker ilk bakışta Ali Ahmed'in alnında parlayan nûru gördü. Kızkardeşine, böyle nâdîde bir cevheri kendisine getirdiği için teşekkür etti. Bakımını ve ilim öğretilmesi işini üzerine aldı. Böyle bir talebenin kendisine gelme sevincinden vecde gelip, kendinden geçti. Bir zaman vecd içinde kaldıktan sonra, kızkardeşi; "Onu sizin hizmetinize getirdim. İnşâallah kabûl edersiniz sevgili kardeşim." dedi. Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker hazretleri buyurdular ki; "Biz, Ali Ahmed'den, onun doğum ve ilerideki hâllerinden zâten haberdâr idik. Üç sene içinde yanımızda ilmini tamamlayacak." cevâbını verdi.

Ali Ahmed, verilen dersleri çok kısa bir zamanda öğrendi. Oruç tutuyor ve mücâhede yaparak nefsini terbiye ediyordu. İlim tahsilini üç senede tamamladı. Tahsilini tamamladığı sırada annesi, onu dayısının yanında bırakarak, kardeşinden Hirat'a dönmek üzere izin istedi ve; "Sevgili kardeşim! Ali Ahmed'im oruç tutmayı çok sever. Lütfen göz-kulak olunuz, açlıktan ölmesin. Yaşarsam, on iki sene sonra geri gelip düğününü yaparız." dedi. Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker tebessüm buyurdu. Kardeşinin gönlünü yapmak için, Ali Ahmed'i yanlarına çağırdı ve ona mutfağın yemek dağıtım vazîfesini verdi. Kız kardeşi buna memnun oldu. Sabah ve akşam namazlarından sonra, Ali Ahmed, fakirlere yemek dağıtırdı. Sonra hücresine çekilir, mücâhede yâni nefse zor gelen nefsin istemediği şeyleri yapardı. Yemek yiyenler, Ali Ahmed Sâbir'in vazifeyi aldığı günden beri, yemek dağıttığı hâlde kendisinin hiç yemek yediğini görmediler.

Birgün Ferîdüddîn Genc-i Şeker hazretleri Ali Ahmed'in hücresinde ağladığını duydu. Yemek dağıtımından sonra, onu bulup ağlama sebebini sordu. Ali Ahmed Sâbir; "Allahü teâlâ, bizi dünyâ hayâtından ayırdı. Velîlerin ve "Ricâl-ül-gayb" ismi verilen evliyânın hâricinde hiçbir insan yanıma gelmeyecek. Yoksa, evliyâlık yolunda ilerlemem mümkün olmaz. Allahü teâlânın muhabbeti beni kapladı. Allahü teâlâ merhamet eylesin. İleride benim için daha neler olacak. Allahü teâlânın takdîrinden kaçılmaz. O'nun irâdesine mûtîyim, tâbîyim." dedi ve hücresine çekildi.

Günlerce odasında murâkabe ve nefsini hesâba çekti. 16 Ocak 1226 (H.623)'de Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker hazretleri, Ali Ahmed Sâbir'in hücresine girdi. Kendisini derin bir murâkabe hâlinde buldu. Yüksek sesle sağ kulağına, yedi defâ Kelime-i tevhîd okudu. Ancak yedincisinde gözlerini açabildi. Kendisini dışarıya çıkardı. Önceden hazırladığı kürsüye oturtarak takkesini ve hırkasını giydirdi. Vekîli olduğunu herkese ilân etti.

Daha sonra Ferîdüddin-i Genc-i Şeker, yeğeni AliAhmed Sâbir'i İslâmiyetin zayıfladığı Kalyâr'a (Gvâliyar) gönderdi. Ahmed Sâbir 14 Şubat 1253 (H.650) günü Alîmullah Ebdâl ile birlikte Kalyâr'a hareket etti. Oraya vardığında Ebü's-Samed bin Abdülvâhid bin Kutbiddîn Ensârî'nin evinde kaldı. Ertesi gün, Kalyar'a vazîfeli olarak geldiğini, câmide herkese duyurdu. Musammad Gülzâdî ve 36 yaşındaki oğlu Behaeddîn ve Cemal Rohagar isimli bir komşusu, Alâüddîn-i Sâbir'in ilk talebeleri oldular. Her ikisi de bu beldedeki insanlara doğru yolu bildirmekle vazîfelendirildiğini bildirirken oradaydılar. Onlar, Sâbir hazretlerini desteklediler. Ancak diğerleri aldırış etmeyip dağıldılar.

Ertesi gün, Kalyâr Câmiinde vâz ederek, kendisinin Kalyâr halkına imâm olarak gönderildiğini tekrar bildirdi. Ama halk;

"Bizim rehberimiz Kur'ân-ı kerîm, imâmımız Kâdı Tabrak Rûfî'dir. Bu geleneği değiştirmeyiz." dediler. Alâeddîn-i Sâbir, kendisini vazîfelendirenin ve gönderenin, Sultân-ül-Evliyâ Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker olduğunu söyledi. Halk, yine dağıldı. Sonra durumu Kâdı Tabrak'a haber verdiler. Cumâ günü Kâdı Tabrak, Cumâ namazına geldi. Alâüddîn-i Sâbir hazretlerine;

"Sen bizim kutbumuz isen, üç ay önce kaybettiğim keçim hakkında bana bilgi ver. Şâyet bunu yapabilirsen kutub olduğuna inanacağım." dedi. Alâeddîn-i Ahmed, gökyüzüne bir an baktı ve sonra buyurdu ki:

"Şehirde keçinin etini yiyenler gelsinler. Yoksa onları isimleriyle çağıracağım." Birkaç dakika içerisinde câmide 27 kişi öne çıktı. Hayretler içinde kalmışlardı. Sâbir hazretleri sordu:

"Kâdınızın keçisini, nerede kestiğinizi söyleyin. Yoksa ben söylemek zorunda kalacağım." Hepsi hâdiseyi inkâr etmeye başladılar. Mahdûm Ali Ahmed Sâbir, Kâdı Tabrak'la birlikte câmiye gelen bir şahsa;

"Keçiyi ismiyle çağır." dedi. O da; "Hirmana!" diye bağırdı. O anda yirmi yedi kişinin karnından şöyle bir ses geldi:

"Ben, bunların mîdelerine taksim olundum. Bunlar beni, geceleyin Sadrak kuyusunun kenarında kestiler, artıklarımı ve kemiklerimi taşa bağlayıp, kuyunun dibine attılar. Etimi kızartıp yediler." Bu kerâmete şâhid olanlar, Sâbir'in Kalyâr imâmı olduğunu kabûl ettiler. Kâdı Tabrak ise;

"Bu, büyücüdür. Yaptığı kerâmet değildir, büyü aldatmasıdır." dedi. Zayıf karakterli vâli Zamvan, fikir değiştirip Mahdûm Sâbir'e;

"Sen bir büyücüsün, yaptıkların büyüdür." dedi. Sâbir hazretleri:

"Elhamdülillah! Bu fakîr, Resûlullah efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem, bir sünnetine uydu. O'na büyücü dedikleri gibi, bize de diyorlar." dedi. Daha sonra câmiyi terk ederek, Muhammed Gülzâdî'nin evine gitti. Orada olup bitenleri bir rapor hâlinde yazarak Alîmullah Ebdâl ile, Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker hazretlerine gönderdi.

Alîmullah Ebdâl, Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker'e raporu verdi. O da bir fetvâ hazırlayarak, Resûlullah efendimizin mânevî tasdîki ile Kâdı Tabrak'a gönderdi. Kâdı Tabrak, fetvâyı aldığı zaman yırttı ve Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker'e şöyle yazdı:

"Rehberimiz Kur'ân-ı kerîm'dir. Uzun zamandır Kalyâr'ın imâmeti bizdedir. Bunu hiç kimseye siz emrettiniz diye veremeyiz. Sizin emirlerinizin bizim için bir mânâsı yoktur. Resûlullah efendimizin doğrudan emri gelirse, halîfenizi imâmımız olarak kabûl edebiliriz." Mektup ve yırtık fetvâ, Ali Ahmed Sâbir'e, Safrat isimli kadının hizmetçisi ile getirildi. Çok üzülen Alâüddîn-i Sâbir, Safrat'a;

"Mâdem ki o, bizim hocamızın fetvâsını yırtmıştır, biz de onun ismini Levh-il-mahfûzdan yırttık. Ve bugünden îtibâren bilsin ki, kendisi ve ona tâbi olanlar, kıyâmete kadar cezâlanacaklardır" dedi. Alâeddîn-i Sâbir, hâdiseleri aynen Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker'e iletti. Yırtılmış fetvâ ve mektup, Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker'in eline varınca, odasına kapanıp, on üç gün sonra çıktı. Kalyâr vâlisi Zamvan'a, şöyle bir mektup yolladı:

"Allahü teâlâ, sizlere Kalyâr'a vâli olmak nasîb etti ise, Ali Ahmed'in de imâm olmasını takdîr eyledi. Kendisini imâm tanımanız ve itâat etmenizi tavsiye ederim. Siz, Ali Ahmed'in, isimlerinizi Levh-il-mahfûzdan yırttığını bilmiyorsunuz? İmâmınızı kabûl etmez iseniz, Allahü teâlâ size gazâb eder. Kabûl ederseniz Allahü teâlâ ve O'nun Resûlü hoşnûd olur. Kâdı Tabrak ile berâber, Ali Ahmed'e büyücü demişsiniz. Bunları unutunuz. Benim Ahmed'im, Allahü teâlânın sevgili kullarındandır. Size imâm olarak vazîfelendirilmiştir.

Bu fakîr ilâve ederim ki; Kâdı Tabrak, Ali Ahmed'e hürmet ve itâat etsin. İtâat etmezse, Allahü teâlâya isyân etmiş olur. Allahü teâlâ, kendine isyân edenleri cezâlandırır. Cezâsının ne kadar acı olduğunu herkes bilir. Ayrıca, yazmaya, anlatmaya lüzum yoktur. Alâüddîn-i Sâbir'in babasının ismi Abdürrahîm'dir. Onun babası Abdülvehhâb Seyfüddîn, onun babası Gavs-ül-A'zam Abdülkâdir Muhyiddîn Geylânî'dir. Ne yazık ki, evlâd-ı Resûl varken, siz Kalyar halkı, başkalarının imâmetini tercih edersiniz. Tövbe ediniz ve Allahü teâlâdan korkunuz! Resûlullah efendimizin evlâdına hürmet, hepimize lâzımdır. Tekrar ederim, itâat etmezseniz, hepiniz helâk olursunuz. Allahü teâlâ; "Resûlullah'a itâat, Allahü teâlâya itâattir." buyuruyor. Şimdi itâat etmek ve etmemek sizin mesûliyetinizdedir." Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker, mektubunu mühürledi ve;

"Kıyâmüddîn Zamvân'a götür." dedi. Mektup, Kıyâmüddîn Zamvân'a gittiğinde, Kalyâr'ın ileri gelenleriyle berâber Kâdı Tabrak da oradaydı. Zamvan, mektubu alır almaz Alîmullah Ebdâl'e sordu:

"Ferîdüddîn hazretlerinin yanından ne zaman ayrıldın?"

"Öğle namazını onlarla kıldım. İkindi namazını Kalyâr'da Mahdûm AliAhmed Sâbir ile kıldım." dedi.

"Bu kadar uzun yolu, bu kadar kısa zamanda nasıl geldin?" dediler. "Mahdûm Ali Ahmed Sâbir'in kerâmeti ile. Siz de itâat ederseniz, sizde de böyle hâller zuhûr edebilir." dedi. Ve hepsi şaşırdılar. Zamvan ve Kâdı yine kendi nefsî arzularına uyup, Sâbir hazretlerini kabûl etmediler. Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker'in mektubunu yırttılar. Alâeddîn-i Sâbir kendilerine gönderilen mektubu alınca;

"Hocamın mektubunu oku bakalım." dedi. Hocalarının cevâbı bir cümleden ibâretti: "Kalyâr sizin keçinizdir. İster sütünü için, isterseniz etini yiyin."

Hocasından mektupla emri alan Alâeddîn-i Sâbir hazretleri, Kur'ân-ı kerîmden bâzı âyet-i kerîmeler okudu. Hem semâya, hem de yeryüzüne baktı. İşte o anda zelzele başladı. Tekrar bir zelzele daha oldu. Bu, birincisinden daha şiddetli idi. Kalyâr halkı korku içinde idi. Üçüncü defâ zelzele olduğunda, Kalyâr Vâlisi Zamvan, doğruca Kâdı Tabrak'a gitti:

"Bu garib zelzelelerin sebebi ne olabilir?" Bana öyle geliyor ki, bunun sebebi, Ali Ahmed'i kabûl etmeyişimizdir. Bütün şehir yerle bir olacak." dedi. Ama Kâdı:

"Kalyâr'da yaşlı bir büyücü kadın vardır. İsmi, Cugla Nasrat'tır. Yunanlıdır, büyü yapmakta üstüne yoktur. Bu zelzele işini kendisine bir danışalım." dedi. Zamvan doğruca ona gidip zelzelenin sebebini sordu. Kadınla konuşurken, dördüncü defâ zelzele oldu. Kadın dedi ki:

"Efendim! Bu büyü, sizin Kalyâr Kutbu zannettiğiniz yeni gelen kimsenin büyüsü olsa gerektir. Bana emir verirseniz, büyü yaparak bir değil, birkaç defâ zelzele olur." Zamvan'a inandırmak için büyü yapıp, zelzele olmuş gibi gösterdi. Herkes de zelzele oluyor sandı. Kadının büyüsü Zamvan'ı rahatlattı. Cumâ günü Mahdûm Ali Ahmed câmiye, Kâdı Tabrak ve Zamvan'dan evvel gitmişti. Yanında sâdece Alîmullah Ebdâl ve Behâeddîn vardı. Mihrâba geçip oturdu. Kâdı Tabrak gelip;

"Orayı bana boşalt!" dedi. Alâeddîn-i Sâbir hazretleri;

"Üzerime gelmemenizi tavsiye ederim. Yoksa, bütün şehir halkıyla berâber helâk olursunuz. Siz ve sizi tâkib edenler, kıyâmet gününe kadar pişmanlık çekerler." buyurdu.

Kâdı Tabrak dinlemeyip reddetti ve; "Neden hep ısrâr edip duruyorsun? Hiç birimiz seni kabûl etmiyoruz. Seninle karşılaşıp başa çıkması için bir kadın bile tuttuk." dedi. Bu son sözünden sonra Mahdûm Sâbir, mihrâbdan çekildi. Câminin açık avlusuna çıktı. Yanında Alîmullah ve Behâeddîn de vardı. Hiç kimse, onlara namaz kılacak yer açmadı. Hattâ Allahü teâlânın bu sevgili kulu, câminin dış merdivenlerine kadar itelendi. Cumâ namazı başladı. Cemâat rükûya gitti. Alâeddîn-i Sâbir hazretleri de rükûya eğildiğinde, âniden câminin duvarları rükûya giderek cemâatin üzerine yıkıldı. Bütün şehir sallandı. Câminin dışındakiler koşuyorlardı. Musammad Gülzâdî evinden çıkarak, namaz için gelen oğlunu aradı. Mahdûm Sâbir ona dedi ki:

"Oğlunuz merdivenin altındaki boşlukta gömülü kaldı. Alîmullah Ebdâl, kendisini getirsin." Behâeddîn kurtarıldıktan sonra, Alâeddîn-i Sâbir hazretleri, Gülzâdî'ye buyurdu ki;

"Bir gün içinde, Kalyâr'dan altı mil uzağa gidiniz. Sevdiğiniz akrabâlarınızı ve arkadaşlarınızı berâberinizde götürünüz. Allahü teâlânın azâbı henüz bitmedi." Ondan sonra kuvvetli zelzeleler olmaya başladı. Kalyâr şehri yerle bir oldu. Bu kuvvetli zelzeleler üç yere tesir etmedi: 1) Mahdûm Sâbir'in içinde bulunduğu 50 kilometrekarelik saha, 2) Şehîd kabirleri, 3) Musammad Gülzâdî'nin evi. Kalyar, dört gün durmadan sallandı. Allahü teâlânın evliyâsını inkâr edenler ve büyücü diyenler böylece cezâlarını görmüş oldular. 1253'den 1501'e kadar Kalyâr harâb olarak kaldı. 1501'de Kutbulâlem Abdülkuddûs Gengûhî, (Alâeddîn Sâbir'in 7. halîfesi) Alâeddîn Sâbir hazretlerinin kabrine, bugün mevcud olan türbeyi yaptırdı. Sâbir hazretlerinin bu türbesi, Kuzey Hindistanlıların ve Sultan İbrâhim Lodî'nin ricâları ile olmuştur. Geçirdiği tahrîbattan sonra Kalyâr, 250 sene daha eski parlak günlerine geri dönemedi. Zelzele olan 24 kilometrekare bölgeye hiç kimse giremedi.





» Alâeddîn-i Sâbir - www.forumana.com

  Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu aç Cevapla

Yukarıdaki Konuyu Aşağıdaki Sosyal Ağlarda Paylaşabilirsiniz.

Etiketler
alâeddîni, sabir


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 10:17.

Forum Künyemiz
Uyarı

Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2011 - 2019, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.6.0
Açılış Tarihi : 05.12.2011
Kuruluş Tarihi : 20.11.2011
Hazırlayan & Tasarlayan : Forumana.com
 

Sosyal paylaşım platformu olan Forumana.com sitemizde, kullanıcılar 5651 sayılı kanunun ilgili maddesine ve TCK'nın 125. maddesine göre yaptıkları paylaşımlardan sorumludur, kullanıcı kaynaklı herhangi bir durumdan Forumana.com sitesi sorumlu değildir. Tüm hukuksal bildirimleriniz/sorunlarınız/istekleriniz ve şikayetleriniz için İletişim panelinden bizlere ulaşabilirsiniz, Forumana.com yönetimi en geç "3" iş günü içerisinde dönüş yapacaktır. Platformumuz; kişilik ve telif hakları korunumu, illegal paylaşım ve korsanla mücadele konusunda yetkililere yardımcı olmayı ilke edinmiştir.

Forum, Forumlar, Forum Sitesi, Etiket, Sitemap, Arşiv